|
Meke - 2010
Konya-Karapınar-Meke Gölü Gezisi
2006 yılı ortalarında tesadüfen TODEG’
in gezisine katıldım. O güne kadar doğa gezisinin, hatta bu kadar önemli
bir görevi yerine getiren Türkiye Ormancılar Derneği’nin varlığından
haberdar değildim. İlk gezimde grup lideri Murat Bey’di. Işık Dağına
gitmiştik ve benim yaşamıma açılan bu güzel pencereden güneşin beni bu
kadar ısıtacağını, sarıp sarmalayacağını anlamadığım halde çok
mutluydum. Bir sonraki gezi için yeni yılı beklemiştim. Artık TODEG’ in
internet sayfasının sıkı takipçisiyim. Sizce de doğa sevgisi
bağımlılıkların en güzeli değil mi? Geçen zaman içinde TODEG
gönüllülerinden doğa, ekolojik düzen ve pek çok konuda bilgiler
öğrendim. Yaşamın stresi ve hengâmesinden uzak doğaseverlerle birlikte
olmakta son derece keyifli.
Meke Gezisi’ne katılırken her zamanki gibi programı
didiklemiştim. Bizi Sinop’ta olduğu gibi cennet bir köşe beklemiyordu ya
da İğneada’nın eşsiz ekolojik sistemi, bitki ve hayvan çeşitliliğindeki
zenginlik yoktu. TODEG buraya gezi düzenlediğine göre mutlaka görmeye
değer bir yerdi.
Gezi sabahı, katılımcı arkadaşlar daha arabaya
yerleşirken gezinin son derece keyifli olacağına dair işaretler göze
çarpıyordu.
Şehirlerarası yolculuklarımızda yanından sessizce
geçtiğimiz Tuz Gölü ilk durağımızdı. Murat Bey’in, pozitif katılımcı
olduğumuza inanmadığı için elektriğimizi boşaltmak amacıyla burayı
seçtiğini düşünsem de yanılmıştım. Tuzu rafine edilmiş halde tuzluğun
içinde ya da poşette görmüştük hep. Göle yaklaşırken yer yer kızıllıklar
vardı. Demir oranının yüksekliğinden mi yoksa gölde yaşayabilen sadece
tek hücreli bakteriden mi kaynaklanıyordu sebebi bilmiyoruz.
Yaklaştıkça doğal oluşum yerinde, kristalleşmiş tuz tabakasının
üzerinde, gezilebilir derece suyla kaplı olduğunu gördük. Küçük bir
tereddütten sonra ayakkabılarımızı çıkarıp gölün tadını çıkardık. Gölün
büyüklüğü ve beyazlık insana kutuplarda hissini veriyordu. Ayaklar
çıplak, su ılık ve etraf bembeyaz. O kadar çok gezmişim ki, kıyafetlerim
tuz olmuştu. Hava ne kadar sıcak olursa olsun artık kokmayacağız.J
Göl, flamingo ve başka tür kuşlara konaklama, üreme imkânı sağlıyormuş.
Türkiye’nin tuz ihtiyacının üçte birini karşılayan Tuz Gölü’nün son
yıllarda küçülerek Türkiye’nin 3. büyük gölü olduğunu ve başka bilgileri
Sedat Bey’in anlatımıyla öğrendik.
Artık yemek zamanı, hep duyarız kamyoncuların yemek
yediği yerde yemekler güzeldir. Tecrübe ediyoruz, söyleyenler haklıymış.
Acı Göle yakın bulunan bu yerde molamız veriliyor. Yöreye has bıçakarası
denilen, etli ekmeği anımsatan lezzetli yemeğimizi yedikten sonra
programa devam ediyoruz.
Karapınar'da bizi bekleyen Musa Amca, çok değerli
bir insan. Pek çok özelliğinin yanında aklımda kalan Tema Vakfının üyesi
olması ve bu konudaki yoğun çabaları. Musa amca, bölgede yaşayan aile
geçmişi ve karakteriyle çok özel bir büyüğünün yanına götürüyor bizleri.
82 yaşındaki gönlü zengin Ahmet Amca eşiyle birlikte kerpiçten yapılmış,
damı kamışlarla kaplı, kamış yastık ve örtülerle kaplanmış bu eski harap
mekanda yaşamını sürdürüyor. Bizleri sevgiyle karşılayıp, dualarla yolcu
ediyor.
Meke Gölüne geçiyoruz. Meke Gölü çok yakın bir
tarihte bulunmuş. Volkanik patlamalar sonucu oluşan bu gölde ilk
patlamada göl, sonraki dönemlerde ise çevredeki toprak rengi ve
yapısından kısmen farklı renkte ve yapıda tepecikler oluşmuş.
Gölün suyu ise taba rengiyle estetik
bir güzellik katıyor. Oluşumu ve görünümüyle sanırım, dünyada
eşsiz bir yer.
Buradan Karapınar Erozyon Sahasına gidiyoruz.
Bölgede, volkanik patlamalardan oluşan pek çok tepe ve dağ bulunmakta.
Toprağın yapısı yanmış kül, kum gibi. Bitkilerin yetişmesi, ormanın
oluşumu, yaşaması için gerekli şartlar yok. Osmanlı Devleti zamanında bu
bölgede canlılık olması için insanları yerleşime zorlanmış. Musa amca,
çocukluk günlerini anlatırken masal gibi geliyor. Mekânı birebir
görmenin ve onu içtenliği karşısında o günlere tül perdenin arkasından
bakar gibi oluyoruz. Damlar yöreye özel kamışlarla kaplıymış. Musa Amca
anlatıyor: "Öyle güçlü kum fırtınaları olurdu ki, damdaki kamışları
söker atardı. Yiyecek bulamazdık, anneler bebeklerini, koyunlar
kuzularını emziremezdi. Okuldan eve önümüzü görüp dönemezdik,
kaybolurduk. Ekili araziler de bu fırtınalarla zarar görürdü." Murat
Bey’den 40 metre
yüksekliğinde, 50
metre
eninde 240 metre
genişliğinde hilal şeklinde kum tepelerinin oluştuğunu öğrendik. 160 bin
hektarlık alan vardı ve acil çözüm gerekliydi. 1962 yılında ilgili kurum
ve kişiler Türkiye’de eşine az rastlanır çok başarılı bir koordinasyonla
proje başlatılıyor. Fiziki ve kültürel tedbirler alınması gerektiği;
otlandırma, ağaçlandırma başlıkları altında çalışmalar yürütülüyor. Önce
kamışlardan perdeler oluşturuluyor. Yörenin şartlarına uygun ağaçlar
seçiliyor. Dikilen ağaçlara tenekelerle kuyudan su taşınıyor. Uzun
yıllar ve yoğun çabayla bölge kısmen kurtarılmasına rağmen, yeteri kadar
yağmur alamadığı için hala bebek gibi bakıma muhtaç. Proje için yöre
halkı, devletle birlikte inanılmaz emek vermişler. Halen sulama ve bakım
için 85 geçici işçi görevliymiş. 30 bin hektarı Silahlı Kuvvetler
tarafından ağaçlandırma çalışması yapılmış. Bölgede özelikle tuz oranın
yüksek olması nedeniyle, damlama sulama yöntemi kullanılıyor.
Erozyonla mücadele edilen bu bölgeye ziyaretimizi
bitirip, güneşin rahatsız edici sıcağının azaldığı saatlerde, programa
uygun olarak Acı Göl’e gidiyoruz. Suyun tuzlu ve sodalı olması nedeniyle
özellikle sivilcelere iyi geliyormuş. Zaman zaman yüzüp birazda sohbet
ederek gölün tadını çıkarıp, akşam yemeği için yine aynı mekâna
dönüyoruz. Bol seçenekli, sınırsız çayıyla, yemeğimizi tamamlayıp
konaklama yerine ulaşıyoruz. Kaptanımız akşam serbest zamanımızda bize
yardımcı oluyor, gelmek isteyen arkadaşlarla birlikte şehir merkezini
külkedisi misali gece onikiye kadar keşfediyoruz. Prenseslerin
çokluğundan mıdır bilinmez arabamız kabağa dönüşmüyor.
Ertesi gün Ereğli’de hamurunun yoğrulup bizzat
üretimini kadınların yaptığı gözleme çeşitleri ve sıkmayla kahvaltımızı
yapıyoruz. Lezzet karşısında diyet, perhiz rafa kalkıyor. Hem
gözlerimiz, hem de karnımız doyana kadar yemeye devam ediyoruz.
Kahvaltıdan sonra at çiftliğine doğru yola
çıkıyoruz. Yarış atlarının kampa girdikleri yer olduğunu ve burada da at
yetiştiriciliği yapıldığını görevliden öğreniyoruz. Bu asil hayvanların
yaşadıkları yeri gördükten sonra koşu yerlerinde ziyaret ediyoruz. İlk
anda karşılıklı olarak yabancılık çektiysek de kısa zamanda kaynaşıp
birlikte pozlarımızı veriyoruz. Yöreye ait beyaz kirazların tadına
bakmayı da ihmal etmiyoruz. Mor havuç, arapkızı elması gibi bölgeye özel
meyve-sebzeleri, Türkiye’nin peynir ihtiyacının üçte birinin Ereğli’nin
karşıladığını öğreniyoruz.
Son durağımız İvriz kabartması, ivriz çeşme
anlamına geliyormuş. Hitit döneminden kalan yaklaşık 4m yüksekliğindeki
tarihi kaya kabartmasını inceleyip bu anı fotoğraflamayı ihmal
etmiyoruz. Anıtın 50 metre kadar ilerisinden
doğup hemen önünden kıvrılarak geçen kaynağı da ziyaret edip, mini yerel
pazardan geçerek suyun serinliğinde, ağaçların altında kurulmuş balık
lokantasına geçiyoruz. Suyun sesi ve dalgalanarak akan görüntüsüyle,
grubun neşesi vaktin nasıl geçtiğini fark ettirmiyor. Gezi planı biraz
değiştirerek bu huzurlu, güzel ortamda biraz daha kalmayı yeğliyoruz.
Artık dönüş yolundayız. Tüm gezi boyunca Sedat Bey ve diğer
arkadaşlarımız türkü ve fıkralarla neşe ve renk katıyorlar. Sedat Bey
sadece şarkıları değil ara nağme ve taksimleri de söylemeden geçmiyor.
Sessizce ve hızla akıp giden silik günlerimize inat
bu hafta sonunu, güzel anılarla uğurluyoruz bu sefer. Yeni arkadaşlıklar
kurup belki de güçlü dostlukların temelini attığımız gezi benim için çok
güzel geçti.
Düşündüğümde, beni en çok etkileyen Musa Amcanın
yüce gönlü. Yaşadığı yeri terk etmeyip, çetin bir mücadeleyle yıllardır
emek vermesi. “Bizim yaşadıklarımızı çocuklarımız yaşamasın, o
sıkıntıları çekmesin” diyor. Hep birlikte itinayla büyüttükleri
ağaçların hala bize ihtiyacı var. Elimizi bıraktığımızda kaybederiz. Bu
emeğe, yarınımıza sahip çıkalım, destekleyelim istiyor. Konya
denildiğinde; Mevlana, tandır kebabı ve etli ekmeğiyle zihnimize yer
eden bu ili farklı bir pencereden tanıyoruz. Artık Konya denilince ilk
aklıma gelen Musa amcam var, kimsenin tanımadığı sessiz kahraman.
Evrende bizler, hayvanlar ve bitkiler bütünüz,
onlara verilen zarar aslında kendimizedir. Nasıl kendi eksiklerimizi
tamamlamaya, hatalarımızı düzletmeye çalışıyorsak, doğanın eşsiz
güzelliğini korumalı, ihtiyacı olduğu yerde destek olmalıyız.
TODEG’ i kuran, bugünlere kadar taşıyan, emeği
geçen herkese, gezi boyunca uyum ve pozitif enerjileriyle katkıda
bulunan tüm katılımcı arkadaşlarıma, gezi sorumlularımız Murat- Sedat
Bey’e ve kaptanımız Mustafa Bey’e çok teşekkür ediyorum.
Bir başka gezide, siz doğaseverlerle buluşmak
dileğiyle.
Nebahat ARIKAN
08 Haziran 2010
|