|
Neden Uluslararası Süreçler?
İnsanoğlunun Tarım Devrimi’ni
gerçekleştirmesinden bu yana doğa ve doğal kaynaklar üzerindeki
bozucu etkisi, çevre sorunları ile kendini göstermektedir.
Dünyamızın canlı türlerinin milyonlarca yıl süren evrimi boyunca
kural; yeni canlı türlerinin gelişimi olmuştur. Tarım
Devrimi’nden günümüze kadar olan sürecin yalnızca yüzde biri
kadar olan zaman diliminde ise evrimin bu özelliği adeta tersine
çevrilmiştir.
Dünyayı Koruma Birliği -IUCN-‘in 1997
yılında yaptığı bir araştırma, 242.000 bitki türünden yüzde
14’ünün, kuş türlerinin yüzde 11’inin ve insan türünün tek bir
türü olduğu 4400 memeli türünün yüzde 11’inin yok olma tehdidi
altında bulunduğunu göstermektedir.
Türlerin ve onların yaşam ortamlarının yok
olması, tüm ekonomik sistemlerin üzerinde yükseldiği doğanın
tahrip olmasına ve insanlığın karşılaşabileceği sorunların
çözümünde vazgeçilemez olanaklar sunan doğal varlıklardan ve
yaşam sistemlerinden mahrum kalmasına yol açmaktadır. Artan
dünya nüfusun gıda talebini karşılayabilmek için tarım alanları,
orman ve mera alanları aleyhine artarken, daha 1970’li yıllarda
5,5 milyar ton dolaylarındaki karbondioksit emisyonu, 1990’lı
yıllarda 8 milyar tonu geçmiş ve günümüzün en önemli
sorunlarında biri olan küresel ısınma sorunu karşımıza
çıkmıştır.
.gif)
Orman
ve mera alanlarının hızla azalması iklim değişikliği sorununun
daha ileri düzeylere çıkarmıştır. Bunu yanında tarım
topraklarında tuzlanma, alkalileşme veya toprakların bataklığa
dönüşmesi yüzünden her yıl, sulanır alanların 125 bin hektarı
kaybedilirken, deniz, göl ve akarsu ekosistemleri de kendi
olağan değişim hızının çok üstünde olumsuz değişime
uğramaktadır. İnsanoğlunun kendisinin de içinde bulunduğu yaşam
koşullarında oluşan bu olumsuz değişimin sonuçları yer yer
yıkıcı biçimlerde ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle günümüzde, insanlığın
karşılaştığı çevre sorununu; bazı ekonomistler en büyük ekonomik
kriz olarak adlandırmaktadırlar.
Küresel bir nitelik kazanan ve gezegenimize yönelik insan
kaynaklı bu tehdide karşı sorunun çözümü için, 1970’lerden bu
yana küresel nitelikli çözüm arayışları da gündeme gelmiş ve
sorun uluslararası süreçlerle çözümlenme yoluna gidilmiştir
Uluslararası Sürecin Gelişimi
İnsanoğlunun kendi etkinlikleriyle tehdit ettiği yaşam
koşulları, beraberinde gelecek kaygısını getirdiği için, soruna
çözüm arayışları dile getirilmiştir. İlk olarak; 1968 yılında o
zamanki OECD Genel Sekreteri Alexander King ve bazı
işadamlarınca kurulan Roma Kulübü, “İnsanlığın İkilemi”
adlı çalışmasında kullanmak üzere, MIT (Massachuttes Institute
of Tecnology)‘e dünya bağlamında nüfus artışı, doğal kaynakların
tüketilmesi ve kirlenme değişkenlerinin karşılıklı etkileşimini
araştıran bir rapor hazırlattılar. Hazırlanan rapor Büyümenin
Sınırları (Limits to Growth) adını taşıyordu ve
“değişmek ya da yok olmak” ikilemi üzerine kurulu,
gelecek için abartılı bir karamsarlığı da içeriyordu. 1969
yılında da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, en çok
on yıl içinde Birleşmiş Milletler Örgütü üyesi ülkelerin eski
çatışmalarını bir yana bırakarak, çevreyi korumak, nüfus
artışını yavaşlatmak ve yoksulları kalkındırmak için
birleşmelerinin gereği üzerinde duruyordu.
.jpg)
Raporun içeriği olan “Sıfır Büyüme
Tezi” az gelişmiş ülkeler tarafından doğal olarak kabul görmedi.
Gelişen süreçte
Birleşmiş Milletlerin uzmanlık örgütlerinin de katılımıyla
1972’deki Stockholm Konferansı’na gelinmiştir. 1970’li
yıllarda henüz sürmekte olan soğuk savaşın da etkisiyle, Doğu ve
Batı kampları arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Romanya
haricinde Varşova Paktı üyeleri toplantıya katılmamışlarsa da,
konferansın uluslararası çevre politikalarına ilk sayılan iki
katkısı olmuştur; Birincisi, zengin ve yoksul ayırımı
yapılmaksızın, katılımcı tüm ülkeler tarafından, küresel
çevre sorunlarının boyutlarına ve tehlikelerine dikkat çekilmiş,
tehdidin tüm insanlığa yönelik olduğu kabul edilmiş ve
sorumluluğun paylaşılmasında uzlaşma sağlanmıştır.
İkinci olarak ise, Stockholm Sonuç
Bildirgesi’nde, her insanın sağlıklı bir çevrede yaşama ve çevre
korumaya ilişkin kararlara katılma hakkı olduğu vurgulanmıştır
Bu çerçevede Konferans sonunda “İnsan ve Çevresi” adlı
bildirge yayınlanmış, ulusal ve uluslararası faaliyetlere yol
gösterecek 26 prensip ile “İnsan ve Çevresi için Harekat
Planı”nında 109 adet öneri belirlemiştir. Yayınlanan
bildirge doğrultusunda Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP-
United Nations Environmental Program) kurulmuş ve konferansın
başlama tarihi olan 5 Haziran Dünya Çevre Günü olarak kabul
edildiği gibi, konferans sırasında gelişmekte olan ülkelerin
göstermiş oldukları tepkilere karşı bir dostluk gösterisi olarak
da örgütün merkezi Güneyde Kenya’nın başkenti Nairobi’de
kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren önemli ve bir o kadar
tartışmalı bir uluslararası sözleşme olan “Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesi”ni hazırlamaya başlamıştır. Bunun
yanında BM tarafından o dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem
Brunland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu
oluşturulmuştur. Bu komisyon 1987 yılında Brunland Raporu olarak
da bilinen “Ortak Geleceğimiz” adlı bir rapor
yayınlamıştır. Raporun en önemli sonuçlarından birisi;
“sürdürülebilirlik” kavramı olduğu gibi, “küresel
çevre sorunlarının en başta gelen sebep-sonuç ilişkisini
yoksulluğun oluşturduğu”saptaması olmuştur.
Rio’ya Giden Yol
1987 tarihli Brundland Raporu'nun
(Ortak Geleceğimiz) temel kaygısı, kalkınma amaçlarını
gerçekleştirirken çevre olgusundan verilen ödünlerin, uzun
vadede çözümü çok daha güç sorunları ve yoksullaşmayı
getireceği, bunun da insanlığın ortak geleceğini tehdit
ettiğidir. Ancak Brundland Raporu’yla yapılabilen, yalnızca bir
durum değerlendirmesi olmaktan öteye gidememiştir. Stockholm
Konferansı’ndan 20 yıl sonra, Birleşmiş Milletler yeni bir Dünya
Çevre Konferansı hazırlama kararı almıştır. Oysa bu yirmi yıllık
süreçte dünya inanılmaz ölçülerde değişime uğramıştır. Varolan
kalkınma anlayışının sürdürülmesi durumunda bugüne değin tespit
edilebilen tüm bitki ve hayvan türlerinin 1/5’inin önümüzdeki
yirmi yıl içinde yok olacağı, daha 1990 başlarında bilim
insanlarınca belirtiliyordu. Örneğin;
-En çoğu azgelişmiş ülkelerde olmak üzere
her yıl 20 milyon hektar orman yok olmuştur.
-Erozyon nedeniyle kaybedilen toprak
miktarı, Hindistan ve Fransa’nın tarıma elverişli toprakları
düzeyine ulaşmıştır.
-Yalnızca Sudan’da Sahra Çölü 200 km güneye
doğru ilerlemiştir.
-Denizlere tanker kazaları sonucu yayılan
petrol miktarı,1975’de 188.042 ton iken, 1985’de bu miktar
tahmini olarak 400.000 tona yükselmiştir, vb.
Sonuç olarak güney ülkelerindeki hızlı nüfus artışı ile Kuzey
ülkelerinin sanayilerinin yol açtığı tahribat, ülkeler
arasındaki gelir dağılım dengesizliği, nükleer kazalar ve çevre
faciaları, sorunların çözümünün küresel boyutta tekrar ele
alınmasını zorunlu kılmıştır. Stockholm Konferansı zamanında
soğuk savaşın devam ediyor olması, alınan ilke kararların
uygulanmasını geciktiriyor ya da engelliyordu. 1990’lara
gelindiğinde ise daha farklı bir dünyanın, küresel sorunun
çözümünde uzlaşabileceği umutları vardı.
Birleşmiş Milletler, Stockholm Konferansının 20. Yıl dönümünde
yeni bir Dünya ve Çevre ve Kalkınma Konferansı düzenleme kararı
verdi. Rio de Janerio’da Haziran 1992’de yapılan bu toplantıya
179 ülke devlet başkanı ve yetkilileri ile 166 ülkeden 18.000
katılımcı ve 400.000 ziyaretçi ve 8.000 gazeteciyi bir araya
getiren konferansta, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma
Komisyonu (WCED), insanlığın kalkınmayı sürdürebilme özelliğine
sahip olduğunu, küresel ekonominin; insanların taleplerine ve
meşru isteklerine cevap vermek zorunda olduğunu, fakat büyümenin
gezegenin ekolojik sınırlarına uygun olması gerektiğini
belirtmiştir. Konferans kararlarında iki ilke, bir eylem planı
kabul edilmiştir. Bu esnada UNEP’in kurulduğu günlerde
hazırlamaya başladığı Biyolojik Çeşitlilik ve İklim
Değişikliğine ilişkin iki uluslararası sözleşme de imzaya
açılmıştır.
1. RİO BİLDİRGESİ
Bildirgedeki 27 İlkede, insanların doğa ile uyumlu ve sağlıklı
bir hayata layık olduğu, kirletenin kirletme bedelini ödemek
zorunda olduğu (kirleten öder ilkesi), günümüzdeki kalkınmanın,
şimdiki ve gelecekteki kuşakların kalkınma ve çevre
ihtiyaçlarına zarar vermemesi gerektiği, barış, kalkınma ve
çevre korumanın birbirinden ayrılamayacağı ve katılımcı
ülkelerin faaliyetlerinde bu ilke kararlara uygun davranacakları
vurgulanmaktadır.
2. ORMAN İLKELERİ
Konferansta üçüncü belgesi olan Sürdürülebilir Orman Yönetimi
İlkeleri; “Her türlü ormanların yönetimi, korunması ve
sürdürülebilir gelişimi konusunda küresel görüş birliği
ilkelerinin yasal bağlayıcılığı olmayan ilke kararları” olarak
toplam 13 ilke karar almıştır. Ormanlar için küresel fikir
birliği oluşturan bu ilkeler, ileride tüm dünya ormanlarının
kullanımı konusunda uluslararası geçerliliği olan ortak yaklaşım
politikaları içerecek imzacı devletleri bağlayıcı bir
sözleşmenin ön hazırlığı olarak değerlendirilmiştir. Konferansın
yasal bağlayıcılığı olmayan bu ikinci ilke kararının nedeni,
uluslararası sözleşme olarak gündeme getirilmesine bazı
gelişmekte olan ülkelerin ormanları üzerindeki hükümranlık
haklarından vazgeçmek istememeleridir.
3. GÜNDEM 21 (21 yy ÇEVRE ve KALKINMA EYLEM
PLANI)
Rio Konferansı’nda ele alınan Gündem 21 ise 21. yy Eylem Planı
olarak göze çarpmaktadır ve toplam 40 maddeden oluşmaktadır.
Ulusların kendi içlerindeki ve birbirleriyle olan
farklılıklarının süregeldiği, yoksulluğun ve açlığın,
hastalıkların ve cehaletin daha da arttığı ve insanoğlunun
varlığını sürdürebilmesi için dayanmak zorunda olduğu
ekosistemlerin çöküşü ile karşı karşıya olunduğu saptamasıyla
başlayan ikinci konferans kararı belli başlı dört bölümde 21
yüzyılda katılımcı devletlerin çevresel çöküşün önüne geçebilmek
yapacaklarının planlandığı bir belge olarak tarihe geçmiştir.
Ülkemizde de bu eylem planı doğrultusunda önce ulusal düzeyde
Çevre Bakanlığı’nca, sonra da yerel düzeyde kamu ve yerel
yönetimlerin eşgüdümüyle Gündem-21 çalışmaları yürütülmektedir.
Konferansta yasal bağlayıcılı olan iki uluslararası sözleşmede
imzaya açılmıştır. Ancak bu sözleşmeler konferans kararlarının
bir parçası değildir ve bağımsız olarak değerlendirilmelidir.
Bunlar “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” ve “Biyolojik
Çeşitlilik Sözleşmesi” dir.
4. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ
SANAYİLEŞME, CO2 SALINIMI VE ATMOSFERİK SICAKLIĞIN ARTMASI
.png)
Kaynak:
http://www.lewes.gov.uk
20.yy
boyunca küresel sıcaklık 0.6 °C artmıştır. Bu ısı değişimi
az görünebilir, fakat buzul çağından bu yana geçen 12000 yılda (http://www.lewes.gov.uk)
Dünya ısısı sadece 7-8 °C arttığı gözönüne alınırsa 100 yıl
içinde gerçekleşen değişikliğin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Sözleşme çerçevesinde ülkemiz gelişmekte olan ülkelerin
gelecekte ortaya çıkması muhtemel tazminat taleplerine ve
teknoloji transferi taleplerine karşı yükümlülük altına
girmekteydi. Sözleşme, tıpkı Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve
daha sonra Paris’te imzaya açılan Çölleşmeyle Mücadele
Sözleşmesi gibi, Rio Bildirgesi’ndeki ilke kararları yaşama
geçirmeye yönelik eylem planı Gündem 21’in “Kalkınma için
Kaynakların Korunması ve Yönetimi” başlıklı ikinci bölümün ilk
eylem planına dayanmaktadır.
Fakat bütün ülkeler sözleşmeye sahip çıkmadı. Örneğin ABD,
demir-çelik, enerji ve kömür şirketlerinin yürüttüğü lobi
karşısında etkisiz kaldı. Söz konusu lobi bu sözleşmenin ABD
ekonomisine 100 milyar dolara mal olacağını iddia ediyor.
5. BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ
Bu sözleşme tehdit altındaki dünya biyolojik kaynaklarının
kullanımını, bundan yararlanmanın yöntemlerini ve koruma
etkinliklerini ayrıntılarıyla açıklamaktadır. Toplam 42 madde ve
2 ekten oluşmaktadır. Sözleşmenin asıl metni gene dünya da üç
“ilk” i içermektedir.
Sonuç olarak sözleşmenin uluslararası sözleşme niteliğini
kazanabilmesi için gereken 30. imzanın, 30 Eylül 1993’de
Moğolistan’dan geldiği gün olan 29 Aralık 1993, “Dünya Biyolojik
Çeşitlilik Günü” ilan edildi.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerin lehine, genetik kaynakların
kullanılması sonucu doğan yararların hakça ve dengeli
paylaşılmasını sağlamanın yanı sıra, ülkelere doğal kaynak
envanterlerini çıkartmayı, bu kaynakları sürdürülebilir şekilde
yönetmek için ulusal planlar yapmayı, doğal koruma alanlarını
genişletmeyi ve tehdit altındaki türlerin habitatlarını
koruyacak hukuki düzenlemeler yapmalarını da gerektiriyordu.
Ancak uluslararası şirketlerin baskın gelen lobicilik
faaliyetleri sonucunda ABD, bu sözleşmeye onay vermedi. İngiliz
çevre danışmanı Norman Myers, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan
ülkelerdeki genetik kaynaklardan elde ettikleri gelirin yüzde
1-2 oranında bir finansı bu kaynakların doğal ortamlarda
korunmaları için geri verilmesini önermişti. Bu yapıcı önerisine
karşı dönemin ABD Devlet Başkanı George Bush; “Fanatik
çevrecilerin sözlerine kanıp, bu anlaşmayı imzalayarak Amerikan
şirketlerinin kapısına kilit vuramayız. Çevreyi korumak kadar,
Amerikalıların işlerini de güvence altına almakla görevliyiz. Bu
antlaşmayı imzalamak, bu alandaki çalışmaları engelleyecektir.”
diyerek karşı koydu.
Oysa biyolojik kaynaklar tüm insanlık için vazgeçilmez olup, bu
kaynakların büyük çoğunluğuna sahip güney ülkelerinin (ve bu
arada bizim ülkemizin de) yüklenmiş olduğu sorumlulukların, Rio
Bildirgesi’nin altına imza koyan tüm dünya ülkelerince
paylaşılması gerekirdi. Gelişmekte olan ülkelere tüm insanlık
için önemli olan doğal alanların ve türlerin korunmasına yönelik
mali desteğin en önemli kaynağından bu yönde bir açıklama
gelmesi, konferans görüşmeleri sırasında Pakistan Çevre
Bakanı’nın “Bir yığın pislik üzerinde oturan yoksul bir insan,
bir kuşun kendisinden daha önemli olduğunu kabul edemez”
açıklaması ile Brezilya Temsilcisi’nin “Sosyal açıdan adaletsiz
bir dünya da sağlıklı bir gezegene sahip olamazsın”
açıklamasının hiç de boş kaygılardan kaynaklanmadığı ortaya
çıkmış oldu.
Ülkemiz, barındırdığı biyolojik zenginliklerin sömürülmemesi
için, sözleşmenin sağladığı ıslah edilen yeni tohumluk türler ve
geliştirilen yeni ilaçlar üzerindeki var olan ve gelecekteki
olası haklarını güvenceye almak için sözleşmeye imza verdi ve
sözleşme 27 Aralık 1996’dan itibaren iç hukukumuzun önemli
yükümlülüklerde yükleyen bir parçası haline geldi. Biyolojik
zenginliklerimizi yok etmeden kalkınma sürecine devam
edebilmemiz, uluslararası işbirliğinin gelişmesine bağlı olduğu
kadar, sonuçta bu kaynaklar bizim elimizde olduğundan bu
konudaki kararlı tutumumuza bağlı olacaktır.
Bu sözleşmenin önemli bir özelliği taraf
ülkelerin sınırları içindeki önemli doğal alanların belirlenmesi
ve korunmaları için bir dizi düzenleme “Emerald Network” u
içermesidir.
EM programı ile imzacı devlet korunmasını
istediği alanları uluslararası güvence altına alabilmekte.
1998’de Strasburg’da yapılan toplantıda öncelikli türler
listesine yaklaşık 60 tür eklenmiştir.
Sözleşmenin ekleri şunları ifade etmektedir;
Ülkemizde 22 Aralık 1996’da yürürlüğe giren sözleşmede yönetim
mercii olarak Çevre Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve
Orman Bakanlığı birlikte çalışmaktadır. Ayrıca Gümrük, Hazine ve
Dış Ticaret, Emniyet ve Askeri birimler de uygulamada rol alması
gereken birimlerdir.
Eklerde belirtilen türler, ilgili yönetmeliklerde ayrıntılı
olarak belirtilmiş ve bu türlere ilişkin düzenlenecek “CITES
Belgesi” düzenlemeye Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve
Orman Bakanlığı yetkili kılınmıştır.
8. KUŞLARIN KORUNMASINA DAİR ULUSLARARASI
SÖZLEŞME (PARİS SÖZLEŞMESİ, 1950)
Bu sözleşme ile kuşların yok
olmasına neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması ve özellikle
göçmen kuşların konakladığı ülkelerde korunmasını sağlamaktır.
Doğa koruma konusunda bilinen ilk uluslararası sözleşme 1902
yılında yapılmıştı.
Ülkemiz coğrafik yapısı nedeniyle göçmen ve özellikle Batı-Palearktik
bölgenin en önemli yırtıcı kuş göç yolu üzerindedir. Bu nedenle
sözleşmeden doğan sorumlulukları daha fazladır. Kuşların üreme
dönemleri olan Mart-Temmuz aylarında rahatsız edilmemeleri,
avlanmalarına yasak getirilmesi, nesli tehlike altında olan
türlerin korunması sözleşme kapsamındadır. Söz konusu kuşların
canlı ya da ölü olarak ithal, ihraç, nakil ve ticareti,
verilmesi, elde tutulması bu sözleşme ile yasaklanmıştır.
Ülkemiz korunması gereken türlerle ilgili olarak her yıl liste
düzenlemek zorundadır. Bu liste DKMPGM tarafından Merkez Av
Komisyonu kararıyla yapılmaktadır.
1950 yılında imzaya açılan bu
sözleşmenin sorumlu kuruluşu Birleşmiş Milletlerdi. Ülkemiz bu
sözleşmeyi 1967 yılında imzalamıştı. Ancak doğa koruma konusunda
gelişen uluslararası süreçle Birleşmiş Milletler Çevre Programı
(UNEP) kurulmuştur. Bu nedenle sözleşme halen etkin değildir.
Daha sonra bu konuya ilişkin daha gelişmiş uluslararası
sözleşmeler geçerli durumdadır.
9. ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI
OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLARIN KORUNMASI
(RAMSAR) SÖZLEŞMESİ
Sözleşme sulakalanların olağanüstü özelliklerine ve yaşantımıza
kattığı sayısız çeşitlilik ve zenginliğe dikkat çekmektedir.
Ramsar'da (İran) 1971 yılında imzalanmıştır. Yalnızca sulakalan
ekosisteminin dünya çapında koruma altına alınmasını amaçlayan
tek uluslararası sözleşmedir. Yapılan bir çalışmaya göre;
dünyadaki tüm ekosistemlerin ekonomik değeri 33 trilyon USD
olarak hesaplanmıştır. Sulakalanların değeri ise, 14.9 trilyon
USD’dır. Yani tüm ekosistemlerin değerinin % 45’ini ifade
etmektedir!...
Sözleşmenin amacı;
- Sulakalanların bulunduğu bölgenin su
rejimini düzenlemesi,
- Karakteristik bitki ve hayvan
topluluklarının; özellikle su kuşlarının barınmasına olanak
sağlaması,
- Ekonomik, kültürel, bilimsel ve
rekreasyonel olarak büyük bir kaynak oluşturmaları,
- Kaybedilmeleri halinde bir daha
kazanılmalarının mümkün olmaması,
- Su kuşlarının mevsimsel göçleri sırasında
sınırlar aşması nedeniyle uluslararası bir kaynak olmaları,
- Bu yüzden sulak alanların kaybına neden
olabilecek hareketlerin önlenmesi ve,
- Sulakalanlarla onlara bağımlı bitki ve
hayvan topluluklarının korunmasının ileri görüşlü ulusal
politikalarla eşgüdüm içinde uluslararası faaliyetlerle
birleştirilmesini sağlamaktır.
Türkiye'nin 1994 yılında taraf olduğu sözleşmeye üye ülke sayısı
90'ı aşmıştır. Türkiye'de toplam 9 sulak alan Ramsar Alanı ilan
edilmiştir. Bunlar; Göksu Deltası, Seyfe Gölü, Burdur Gölü,
Sultan Sazlığı, Manyas Gölü, Kızılırmak Deltası, Uluabat Gölü,
Gediz Deltası, Akyatan Gölü’dür. Türkiye taraf olduğu bu
sözleşmeye rağmen bu alanlarda tam anlamıyla etkili faaliyet
yürütememektedir. Su kullanım politikalarının yetersizliği ve
yanlış su kullanımı, bu tür alanların tarımsal sulama amaçlı
değerlendirilirken kaynakların tükenmesi tehlikesi ortaya
çıkmıştır. Sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesi için daha
etkin ve uzun vadeli planlı çalışmalar gerekmektedir.
|
.jpg)
|

|
|
Sultan Sazlığı-Ağustos 1997
|
Sultan Sazlığı’nın En Derin
Yeri-2002
|
|
|
|
|
|
|
10. ÖZELLİKLE AFRİKA’DA CİDDİ KURAKLIK
VE/VEYA ÇÖLLEŞMEYE MARUZ ÜLKELERDE ÇÖLLEŞMEYLE MÜCADELE İÇİN
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ- PARİS, 1994
Bilindiği üzere küresel ısınmanın da
tetikleyicileri arasında bulunduğu çölleşme dünyamızın yüz yüze
olduğu ciddi bir tehdittir. Yanlış arazi kullanımı ve orman
alanlarındaki azalmayı da çölleşmenin önemli nedenlerinden
olarak görebiliriz. Artan nüfusun gıda ihtiyacını
karşılayabilmek amacıyla aşırı yıpratılan toprak varlığı zaman
içinde fiziksel, kimyasal ve biyolojik niteliklerini ve
barındırdığı bitki örtüsünü uzun süre kaybetmektedir. Çölleşme
bu sürecin sonucu ortaya çıkmaktadır. Örneğin Kuzey Afrika’da
bugün çöl ekosistemlerinin içinde kalmış yaklaşık 600 antik
yerleşim yeri zamanının birer buğday üretim merkeziydi. Olayın
bu vahim seyri sonunda, etkilenen taraf ülkelerle çevreye
ilişkin diğer uluslararası çabalarla eşgüdüm içinde çözüm
arayışları sonucu bu sözleşme oluşturulmuştur.
Sözleşmeyle, Gündem 21 çerçevesinde etkilenen bölgelerde
sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlamak için uluslararası
işbirliği ve ortaklık anlaşmalarıyla desteklenip bütün
düzeylerde gerçekleştirilecek eylemlerle, ciddi kuraklık ve/veya
çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya olan özellikle Afrika’daki
ülkelerde çölleşme ile mücadele ve kuraklığın tehlikesini
azaltmak amaçlanmıştır.
Sözleşme özellikle Afrika ülkelerine öncelik veren yönüyle
eleştirilere maruz kalmıştır.
11. BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK
SÖZLEŞMESİ-CARTAGENA BİYOGÜVENLİK PROTOKOLÜ
Artan dünya nüfusunun gıda
ihtiyacının karşılanması amacıyla birim alandan alınan ürünü
artırabilmek için biyoteknolojik yöntemlerle geleneksel kültür
bitkilerinin ya da bunların yabani akrabalarının genetik
yapılarında değişikliğe gitme zorunluluğu ortaya çıkmıştır.
İçerdiği pek çok hukuksal ve ekonomik sorunlarla dolu bu yeni
teknolojik süreçle amaçlanan; yüksek miktar ve kalitede ürün
sağlamaktır. İlk kez 1985’de tarla bitkilerinde denemelerle
başlayan bu süreç giderek artan bir hızla devam etmektedir.
Kısaca GDO da denen genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerin
avantajlı yönleri;
- hastalıklara ve zararlılara dayanıklılık,
- ürünlerin raf ömrünün uzatılması,
- tüm dünyada tarım topraklarında giderek
artan alkalileşme ve tuzlanmaya dayanıklı türlerin
geliştirilmesi,
- besin değerinin artırılması vb.
GDO’lu ürünlerin riskli yönleri ise; doğada kendi türünde
olmayan genler taşımalarından dolayı şunlar olarak
gösterilmektedir;
- gen aktarımında öngörülmeyen tehlikeli
sonuçların ortaya çıkabilmesi,
- GDO’lu
ürünlerdeki farklı genlerin insan bünyesine verebileceği
zararlar ve
- GDO’lu bitki
türlerinin doğaya yayılan polenleri yoluyla doğal bitki
türlerinin yabani atalarının ve yerel ırklarının genetik
yapısının geri döndürülemez biçimde bozulması yoluyla genetik
çeşitliliğin kaybedilmesidir.
Yukarıda anılan nedenlerle biyoteknolojinin insan sağlığı,
sosyal yapı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde yaratabileceği
küresel nitelikli yıkıcı etkilere karşı biyogüvenlik sistemi
oluşturulması ihtiyacının ürünü olarak “Cartagena
Biyogüvenlik Protokolü” oluşturulmuştur.
Cartagena Biyogüvenlik Protokolü; 1996 yılında başlayan
çalışmalar sonunda, doğrudan ve geri dönülemez biçimde yıkıcı
etkilerde bulunabileceği, gezegenimizin temel yaşam destek
sistemi olan biyolojik çeşitliliğe ilişkin en kapsamlı sözleşme
olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne ek bir protokol olarak
konulmuş ve 2000 yılında imzaya açılmıştır. Ülkemiz bu protokolu
2003 yılında kabul etmiş ve 2004 tarihinden itibaren de
yürürlüğe girmiştir.
Protokolün amacı; biyolojik çeşitliliği ve insan sağlığını
koruma amacıyla ön tedbirler alınmasını sağlamaktır. Bu
yaklaşım, Rio İlke Kararları (Rio Deklerasyonu) İlke karar-15’de
anılan ‘…hükümetlerin ve kuruluşların, önleyici tedbir
alabilmeleri için bilimsel kesinlik aranmaması…’ ilkesinden
kaynaklanmaktadır.
12. AVRUPA PEYZAJ SÖZLEŞMESİ
Peyzaj dilimize Fransızca’dan girmiş
bir sözcük olup yalın anlatımıyla doğa/kır resmi anlamında
değerlendirilmektedir. Uluslar arası sözleşmeye konu olarak ise;
“birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan ekosistem ve
insanların oluşturduğukarmaşık bir yapı” olarak
tanımlanmaktadır. Kapitalizmin, küreselleşme ve sınırsız
liberalleşmeyle yarattığı tüketim kültürü, insanı doğasına
yabancılaştırmakta, güzellikler karşısındaki duyarlılığını yok
etmektedir. Maddi olmayan değerlerin maddi olan değerler
karşısında uğradığı bu tahribat, insanlığın ortak kültürel
mirasını da olumsuz etkilemektedir.
Türkiye çok miktarda doğal ve kültürel mirasa sahip bir ülkedir.
Sadece kültürel varlık olarak antik yerleşimleri ele aldığımızda
bile; İtalya’dakinden daha fazla Roma, Yunanistan’dakinden daha
fazla Bizans dönemine ait kalıntı alanlar bulunmaktadır. İşte bu
“ortak miras” öncelikle ulusal düzeyde önem taşımakta ve
değerlendirilmesi ve korunması gereken bir kaynak olarak ortaya
çıkmaktadır. Bu kaynaklar üzerinde küreselleşmenin yarattığı
olumsuz tahribatı engelleyebilmek ve gelecek kuşaklara bu
kültürel ve doğal kaynakları aktarabilmek için Avrupa Peyzaj
Sözleşmesi oluşturulmuş ve 2000 yılında 11 ülkenin onayıyla
yüyrlüğe geçmiştir. Ülkemizde bu sözleşme 2004 yılından itibaren
yürürlüğe girmiştir.
Genel olarak Avrupa Peyzaj Sözleşmesinin amacı; Avrupa
Peyzajlarını korumak, yönetmek ve planlamak üzere, imzacı
ülkelerin kamu yönetimlerini yerel, bölgesel, ulusal ve
uluslararası düzeylerde politikalar oluşturmak, önlemler almak
ve doğal, kırsal ve kentsel peyzajların kalitesini artırmaya
yöneltmek olarak tanımlanabilir.
SONUÇ:
Uluslararası Sözleşmeler Anayasa’nın 90. maddesine göre yasa
hükmündedirler. Ancak yapıları gereği başka devlet ya da
devletlerle karşılıklı akdedildikleri için, parlamentonun uygun
bulma kararı vermesinden sonra Anayasaya aykırılıklarının teklif
edilemeyeceği bir özellik kazanırlar. Bu yönleriyle kurallar
piramidinde Anayasanın altında, yasaların üstünde bir
özellik gösterirler. Bu nedenle Anayasaya aykırılıkları ileri
sürülemez.
İç hukukun bir parçası haline geldikleri için, kendi altında
kalan tüm normatif düzenlemelerin uluslararası sözleşmeye
aykırılık göstermemesi, aykırılık gösteren düzenlemelerin yeni
duruma göre değiştirilmesi, görülmekte olan davaların da
mahkemelerde yeni düzenlemeye göre değerlendirilmesi gerekir.
|
|
|
İmza Tarihi
|
|
1931
|
Balina Avı Antlaşması
|
1934
|
|
1949
|
Akdeniz Genel Balıkçılık Konseyi
Kurulması Hakkında Antlaşma
|
1967
|
|
1959, Paris
|
Kuşların Korunması Hakkında
Uluslararası Sözleşme
|
1967
|
|
1951, Paris
|
Akdeniz ve Avrupa Bitki Koruma
Teşkilatı Kurulması Hakkında Sözleşme
|
1965
|
|
1959, Washington
|
Antarktika
|
1995
|
|
1960, Cenevre
|
İşçilerin İyonize Edici Radyasyona
Karşı Korunması Hakkında Sözleşme
|
1969
|
|
1960, Paris
|
Nükleer Enerji Alanında Üçüncü
Taraflar Sorumluluk Antlaşması
|
1968
|
|
1963, Moskova
|
Atmosferde, Uzayda ve Sualtında
Nükleer Silah Deneylerini Yasaklayan Sözleşme
|
1965
|
|
1967, Londra, Moskova, Washington
|
Devletlerin Ay ve Öteki Gök
Cisimleri Dahil, Uzayın Keşfi ve Kullanımı
Faaliyetlerini Düzenleyen İlkelere İlişkin Antlaşma
|
1968
|
|
1968, Paris
|
Hayvanların Uluslararası Nakliye
Sırasında Korunması Konusunda Avrupa Sözleşmesi
|
1971
|
|
1971, Ramsar
|
Özellikle Su Kuşları Yaşama Alanı
olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında
Sözleşme
|
1994
|
|
1971, Londra, Moskova, Washington
|
Nükleer Silahların ve Öteki Toplu
Tahrip Silahlarının ve Deniz Yataklarına, Okyanus
Tabanına ve Bunların Altına Yerleştirilmesinin
Yasaklanması Hakkında Antlaşma
|
1972
|
|
1972, Londra, Moskova, Washington
|
Bakteriyolojik (Biyolojik) ve
Toksik Silahların Geliştirilmesi, Üretimi ve
Depolanmasının Yasaklanması ve Tahribi Hakkında Sözleşme
|
1975
|
|
1972, Paris
|
Dünya Kültür ve Tabiat Mirasının
Korunması Hakkında Sözleşme
|
1983
|
|
1973, Washington
|
Nesli Tehlikede Olan Hayvan ve
Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretinin Düzenlenmesine
İlişkin Sözleşme
|
1996
|
|
1974, Paris
|
Uluslararası Enerji Programı
Antlaşması
|
1981
|
|
1976, Barselona
|
Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı
Korunması Sözleşmesi
|
1981
|
|
1978, Londra
|
Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğin
Önlenmesi Sözleşmesi
|
1990
|
|
1980, Atina
|
Akdeniz’in Kara Kökenli
Kirleticilere Karşı Korunması Hakkında Protokol
|
1983
|
|
1976, Barselona
|
Fevkalade Hallerde Akdeniz’in
Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde
Yapılacak İşbirliğine Ait Protokol
|
1981
|
|
1995
|
Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına
İlişkin Protokol
|
1996
|
|
1996, İzmir
|
Akdeniz’de Tehlikeli Atıkların
Sınırlar ötesi Taşınımından Kaynaklanan Kirliliğin
Önlenmesi Hakkında Protokol
|
1996
|
|
1979, Bern
|
Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal
Yaşam Ortamlarının Korunması Sözleşmesi
|
1984
|
|
1979, Cenova
|
Uzun Menzilli Sınır Ötesi Hava
Kirliliği Sözleşmesi
|
1983
|
|
1984, Cenova
|
Avrupa’da Hava Kirleticilerinin
Uzun Menzilli Aktarılmalarının İzlenmesi ve
Değerlendirilmesi İçin İşbirliği Programının (EMEP) Uzun
Vadeli Finansmanına Dair 1979 Uzun Menzilli Sınırlar
ötesi Hava Kirlenmesi Sözleşmesine Ek Protokol
|
1985
|
|
1992, Rio de Janerio
|
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
|
1997
|
|
1985, Viyana
|
Ozon Tabakasının Korunmasına Dair
Viyana Sözleşmesi
|
1990
|
|
1987, Montreal
|
Ozon Tabakasını İncelten Maddelere
Dair Montreal Protokolü
|
1990
|
|
1986, Viyana
|
Nükleer Kaza Halinde Erken Bildirim
Sözleşmesi
|
1990
|
|
1989, Basel
|
Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi
Taşınımının ve İmhasının Kontrolü Sözleşmesi
|
1994
|
|
1992, Bükreş
|
Karadeniz’in Kirliliğe Karşı
Korunması Sözleşmesi
|
1994
|
|
1992, Bükreş
|
Karadeniz Deniz Çevresinin Kara
Kökenli Kaynaklardan Kirlenmeye Karşı Korunmasına Dair
Protokol
|
1994
|
|
1992, Bükreş
|
Karadeniz Deniz Çevresinin Petrol
ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine Karşı Acil
Durumlarda Yapılacak İşbirliğine Dair Protokol
|
1994
|
|
1992, Bükreş
|
Karadeniz Deniz Çevresinin
Boşaltmalar Nedeniyle Kirlenmesinin Önlenmesine İlişkin
Protokol
|
1994
|
|
1994, Paris
|
Çölleşme İle Mücadele Sözleşmesi
|
|
|
1983
|
Uluslararası Tropikal Kereste
Anlaşması (ITTA)
|
1994
|
BİLDİRGELER
·
Stockholm Konferansı
İnsan ve Çevresi Bildirgesi (1972)
·
Avrupa Güvenlik ve
İşbirliği Konferansı, Helsinki (1975, 1980, 1986, 1988)
·
Akdeniz Cenova
Bildirgesi (1985)
·
BM/AEK Flora, Fauna
ve Yaşam Ortamlarının Korunması Deklarasyonu (1989)
·
Avrupa Çevre ve
Sağlık Şartı (1989)
·
Atmosferik Kirlilik
ve İklim Değişikliği Noordwijk Bildirgesi (1989)
·
Avrupa-Akdeniz Çevre
İşbirliği Şartı (1990)
·
BM/AEK Bölgesinde
Sürekli ve Dengeli Kalkınmaya İlişkin Bergen Bildirgesi (1990)
·
Ozon (Montreal)
Protokolü (1990)
·
Yeni Bir Avrupa İçin
Paris Şartı (1990)
·
BM/AEK Espoo
Bakanlar Bildirisi (1991)
·
OECD Çevre ve
Kalkınma Bakanları Politika Bildirisi (1991)
·
Rio Bildirgesi
(1992)
·
Gündem 21 (1992)
·
Orman İlkeleri
Bildirgesi (1992)
·
Kahire Bildirgesi
(1992)
·
Orta Asya ve Balkan
Cumhuriyetleri Çevre Bakanları Bildirgesi (1994)
·
Sofya Bakanlar
Bildirgesi (1995)
·
Barselona Kararı
(1995)
·
OECD Çevre Bakanları
Bildirgesi (1996)
·
Avrupa Ormanlarının
Korunması Lizbon Bakanlar Konferansı (1998)
|